preloader image

Yaratıcı Dünya Kıtlığa mı Girdi?

Eskiden dünyadan haber almak için reklamlara bakardık…

Bir ülkenin neye güldüğünü, neyi ayıp bulduğunu, aileyi nasıl gördüğünü, başarıyı nasıl tarif ettiğini reklamlarından anlamaya çalışırdık. Küresel bir markanın başka bir ülkede nasıl konuştuğunu merak ederdik. Aynı kampanyanın Türkiye’de, Japonya’da ya da Brezilya’da nasıl başka bir şeye dönüştüğünü görmek bile o kültür hakkında bir şey söylerdi.

Reklam, biraz da kültürün kendine tuttuğu aynaydı.

Şimdi o aynalara nereden bakarsak bakalım giderek daha fazla aynı şeyi görüyoruz.

Stockholm’den İstanbul’a, Londra’dan Seul’e benzer görüntüler, benzer metaforlar, benzer yaratıcı hamleler karşımıza çıkıyor. Konular değişiyor. Konut krizi başka, eşitsizlik başka, iklim başka. Onları anlatma biçimlerimiz ise tuhaf şekilde aynılaşıyor.

Konut krizini anlatmak için insanların satın alabildiği alanı gerçek ölçekte bir eve dönüştürüyoruz. Eşitsizliği anlatmak için fiyatlarla oynuyoruz. Bir toplumsal sorunu görünür kılmak için kamusal alana fiziksel bir engel yerleştiriyoruz. Bir veriyi alıp insanların içine girebileceği bir nesneye dönüştürüyoruz.

İlk gördüğümüzde etkileniyoruz. Sonra aynı fikrin başka bir ülkedeki kuzenine rastlıyoruz. Bir süre sonra kampanyaları değil, kampanyaların nasıl düşünüldüğünü tanımaya başlıyoruz.

Sıkılmaya başladığımız aynılık da burada başlıyor.

Kimse kimsenin fikrini birebir kopyalamıyor olabilir. Yine de başarılı bulduğumuz işlerin düşünme biçimlerini öğreniyor, sonra onları başka problemlere uyguluyoruz.

Örgüt kuramında bunun güçlü bir karşılığı var: izomorfizm. Belirsizliğin arttığı dönemlerde kurumlar, başarılı gördükleri yapılara yaklaşma eğilimi gösteriyor. Reklam dünyasının bugünkü koşulları da bu refleksi besliyor.

Cannes Lions’ın 2025 araştırmasında şirketlerin sadece %13’ü kendisini yaratıcı risk almaya açık görüyor. Markaların %51’i güçlü yaratıcı işler üretmek için sahip oldukları içgörülerin yeterince iyi olmadığını söylüyor. %57’si kültürel gelişmelere hızlı tepki vermekte zorlanıyor.

Risk iştahının düşük, kültürün hızlı ve görünür olma baskısının yüksek olduğu bir ortamda işe yaradığı kanıtlanmış yaratıcı yollar daha cazip hale geliyor.

E, tabii bir de artık hepimiz aynı yerlere bakıyoruz.

Aynı ödül arşivleri, aynı sosyal medya akışları, aynı sektör sunumları, aynı referanslar, aynı araçlar… İstanbul’daki ve Stockholm’deki yaratıcı ekiplerin yaşadığı kültürler birbirinden farklı olabilir ama zihinsel masalarının üzerinde duran malzemeler giderek birbirine benziyor.

Bir zamanlar hangi işlerin görünür olacağını büyük ölçüde yaratıcı ekipler ve medya belirliyordu. Şimdi masada güçlü bir oyuncu daha var: algoritmalar.

Hızla anlaşılması, tek karede çalışması, kolay paylaşılması ve haber değeri taşıması beklenen işler daha fazla görünür oluyor. Yaratıcı ekipler de bu dili öğreniyor. Bir noktadan sonra iyi fikir üretmekle dağıtım sisteminin sevdiği fikri üretmek arasındaki sınır bulanıklaşıyor.

Yapay zekâ bu yakınsamaya yeni bir katman ekliyor.

Bizce yaratıcı sektör açısından asıl mesele insanların yerini alması değil. Esas sıkıntı, hepimizin ortalaması çok hızlı biçimde yükselirken aramızdaki farkın azalması. Daha iyi sunumlar hazırlayacağız. Daha fazla seçenek üreteceğiz. Araştırmayı hızlandıracağız. Görsel üretimin kalitesi yükselecek. Fikir geliştirmek kolaylaşacak.

Aynı kaynaklardan, benzer modellerden ve benzer üretim alışkanlıklarından beslendiğimiz ölçüde birbirimize yaklaşma ihtimalimiz de artacak.

Tam burada yaratıcı değerin yeri değişiyor. Üretim ve içerik bollaşıyor. Görsel işçilik daha erişilebilir hale geliyor. Fikir seçenekleri çoğalıyor.

Özgün içgörü, kültürel sezgi, zevk, bakış açısı ve cesaret ise aynı hızda çoğalmıyor.

Önümüzdeki dönemde yaratıcı sektörün ekonomik gerçeklerinden biri üretmenin ucuzlaşması, farklı görebilmenin pahalılaşması olacak.

Bu noktada yerel kültür kıymetini yeniden hatırlatıyor. Herkesin aynı küresel referans havuzundan beslendiği bir dünyada kültürün küçük ve kendine özgü ayrıntıları daha değerli hale geliyor.

Bir Türk ailesinde sofrada kimin nerede oturduğunu, apartman grubunda hangi cümlenin aslında ne anlama geldiğini, gençlerin hangi kelimeyi ironik kullandığını, bir semtin başka bir semte nasıl baktığını bilmek gibi ayrıntılar yaratıcı farkın kaynağına dönüşebilir.

Ajanslar açısından asıl kırılma da burada başlıyor. Üretim kapasitesi artık tek başına yeterli bir üstünlük değil. Daha hızlı üretmek, daha fazla seçenek sunmak, daha fazla uyarlama yapmak giderek sıradanlaşacak. Ayırt edici değer, herkesin baktığı yerde başkalarının görmediği şeyi görebilenlerle yaratılacak.

Yaratıcı sektör çalışanlarının ihtiyacı Kristal Elma, Felis veya Cannes işi formüllerini ezberlemek değil. İyi bir içgörü, kültürü gerçekten tanımak, neyin güzel neyin sıradan olduğunu sezebilmek ve fikrinin arkasında duracak cesaret daha değerli hale gelecek.

Bir dönem iyi fikir, trendi herkesten önce görmekti.

Şimdi belki de asıl mesele, herkes aynı yere bakarken başka bir şey görebilmektir.